• https://www.facebook.com/harunnardic/?fref=ts

Facebook: Harun Hoca ile Türkçe ve Edebiyat               

İnstagram
: harunardicedebiyat                           

                    
                                      
                     
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam48
Toplam Ziyaret162725

ANEKDOTLAR

                     
                         EDEBİYATÇILARLA İLGİLİ ANEKDOTLAR
 

CEMAL SÜREYA’NIN SOYADI HİKAYESİ:
Cemal Süreya ve Sezai Karakoç üniversitede sınıf arkadaşıdır. Ve sınıflarında 'Muazzez Akkaya' isminde bir de kız varmış. İkisi de bu kızı gizliden gizliye severlermiş. Sınıfta gün boyu aynı kıza duydukları ilgiyi birbirlerine anlatırlarmış. Hatta Muazzez'e yazdıkları şiirleri birbirlerine okurlarmış. Sonra bu aşk, zamanla kızışmış ve birbirlerine 'ben elde ederim, sen edersin' derken 'kim elde edecek?' diye iddiaya tutuşmuşlar. Kaybeden büyük bir bedel ödeyecek demişler. Ve bu bedel ömrü boyunca üzerinde kalacak. Bedene fiziksel bir zarar olmayacak diye de karar kılmışlar. Ve sonunda adını değiştirmeye gelmiş olay..
Cemal Sürey(y)a kazanırsa ;Sezai Karakoç'un soyadı 'Karkoç' olacak..
Sezai Karakoç Kazanırsa ;  Cemal Süreyya'nın soyadı 'Süreya' olacak.
Tahmin ettiğiniz gibi kızı Sezai Karakoç elde eder ve onunla çıkmaya başlar. Cemal Süreyya da gidip tek 'Y' harfini attırır soyadından..
İşte Süreyya'dan Süreya'ya geçiş dönemi böyle olmuştur..
Peki sonrasında ne oldu?
Muazzez Akkaya Sezai Karakoç'un kendisi ile bir iddia sonucu çıktığını öğrenir. Biraz da sorunları olan Muazzez bunu kaldıramaz ve okulu bırakıp ve memleketi olan Geyve'ye gider.
Sezai Karakoç bu duruma çok üzülür ve Muazzez Akkaya'ya ithafen Mona Rosa'yı yazar. Şair Karakoç,1950 yılında Mülkiye'de öğrenci iken yazmıştır bu şiiri ancak 2002 yılına kadar yayımlanmamıştır...
 


Rıfat Ilgaz
Hababam Sınıfı adlı kitabıyla ilgili bir röportaj verirken nasıl bu kadar çok güldürebildiniz? Sorusuna eskiden idamlar sabaha karşı yapılırmış belli bir süre sonra idam yaklaştığında tüm dükkânlar açılmaya, esnaf satış yapmak için bağırıp bağırmaya başlamış. Bunun üzerine aileler de o saatlerde sokağa çıkmaya başlamış ve idam vakitleri panayır havasına bürünmüş. Sonuçta da ölen bir idama bakarak gülen bir halk görüntüsü oluşmuş. Ben de çöken bir eğitim sistemini anlattım. Hepimiz ölen bu sisteme bakarak güldük diye cevap vermiştir.
 


Aziz Nesin'
e soyadını sorarlar. Şöyle cevap verir:"1934 yılında soyadı kanunu çıktı. Herkes kendi soyadını seçtiği için insanların bütün gizlilik aşağılık duyguları ortaya çıktı. Dünya’nın en cimrileri 'eli açık’, Dünya’nın en korkakları 'yürekli’, Dünya’nın en tembelleri çalışkan soyadlarını aldılar. Kendime NESİN soyadını aldım. Herkes 'NE-SİN' diye çağırdıkça, Ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim."
 


Özdemir Asaf
 R harfini söyleyemezmiş Bir gün Beşiktaş'tan taksiye biner; şoför, 'buyyun' der. O da 'r'leri söyleyemeyen biridir. 'Kayaköy' derse alay ettiğini sanacak diye 'Eminönü' der. Normalde Karaköy de inmesi gereken Özdemir Asaf Eminönü'nde iner ve Karaköye geri yürür.
 


ŞİİRİN CANINA OKUYORSUN HİKAYESİ:
Özdemir Asaf, ‘r’ harfini söyleyemez, ”yumuşak g” olarak telaffuz ederdi.
Galatasaray Lisesi’nde öğrenci iken bir anısını şöyle anlatacaktır:
“Lisede Edebiyat Hocamız İsmail
Habib Sevük idi. Sınıfta heğkese
şiiğ okutuğ, sığa bana gelince,
atlayıp yanımdakine geçeğdi.
Biğ gün değste pağmak
kaldığdım ve ‘Hocam’ dedim”,
– Sınıfta heğkese şiiğ
okutuyoğsunuz, bana niçin
okutmuyoğsunuz?
İsmail Hoca, bu soğuma şu cevabı veğdi;
– Oğlum Özdemiğ sen, şiiğ değil,
şiiğin canına okuyoğsun.
Bunun üzerine de Özdemir Asaf “Lavinia” şiirini yazar bu şiirin son dörtlüğünde hiç ‘r’ harfi yoktur ve Özdemir Asaf, bu şiiri oldukça düzgün bir biçimde okumaktadır.
 


ÖZDEMİR ASAF - HER NEYSE VE HİKAYESİ:
Özdemir Asaf, hoşlandığı kadına açılmak ister.. Kadına bütün güzellikleri sıralar, Türkiye için İstanbul’un, İstanbul için gecenin, gece içinde yürümenin, yürürken de düşünmenin ne kadar güzel ve önemli olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat sözü o kadar evirip çevirmesine rağmen bir türlü kadına getiremez ve kendisi için onun da bu kadar önemli olduğunu söyleyemez. Sonunda “her neyse” deyip kalkarlar ve şiir artık yazılmıştır
Her Neyse
Türkiye’de İstanbul ne ise,
İstanbul’da gece ne ise
Gecede yürümek ne ise
Yürürken düşünmek ne ise
Seni unutamamacasına düşünmek ne ise
Unutamamanın anlamı ne ise
Seni sevmek ne ise
Saklayayım mı yok söyleyeyim derken
Birden aşka düşmek ne ise
Her neyse.
 


Aşık Veysel
evli olduğu zamanlarda eşi başka bir adama aşık olur ve kaçmaya karar verir. Gece uyumak için yataklarına girdikten sonra eşi kalkar, bohçasını da aldıktan sonra pabuçlarını giyer ve ardına bakmadan kaçmaya başlar. Biraz aradan sonra ayağına bir şeyin vurduğunu fark eder. Pabuçlarını çıkarttığında gördüğüne inanamaz. Aşık Veysel’in tüm parası oradadır. Kaçacağını anlayıp sahip olduğu her şeyi eşine bırakmıştır. Ayrıca parayla beraber bir kağıt bulur. 

Ve o kağıtta şu yazar: Al bu para ananın ak sütü gibi helal olsun, gittiğin yerde kendini ezdirme. Bir de güzelliğin on para etmez bu bendeki aşk olmasa.
 


Yahya Kemal ile Nazım Hikmet
'in ressam olan annesi Celile Hanım arasında bir aşk yaşanıyordu. Yahya Kemal, Nazım'ın hocasıydı. Bahriye Mektebi haricinde ona evde ders veriyordu. Celile Hanımla ilişkilerinin henüz başında olmasına rağmen Nazım bu durumu sezmişti.
Bir gün hocasının paltosun cebine gizlice, "Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz" diye bir not bıraktı. Yahya Kemal ve Celile Hanım'ın tüm arzularına rağmen iki isim arasında bir izdivaç gerçekleşmedi. Belki de iki insanın mutsuzluğunun nedeni küçük bir çocuğun duasının kabul oluşudur.
 


Cemil Meriç,
eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğuydu. Sohbetler yapıldı, yemekler yendi, çaylar içildi. Gece yarısına doğru izin isteyip kalktı.
Cemil Meriç'in gözlerinin 12.5 miyopisi ve kuvvetli hipermetropisi vardı. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düştü. Bir şeyi yoktu. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıktılar.
Yolda yürürken Cemil Meriç, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyledi: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiç bir şey göremiyorum."
Cemil Meriç 38 yaşındaydı ve gözleri artık hiç göremeyecekti.
 


CAHİT SITKI TARANCI:
Asıl adı “Hüseyin Cahit” tir
Akrabaları “Pirinççioğlu” soyadını aldığı halde soyadı kanunu çıktığı yıl pirinç ekiminden çok zarara uğrayan babası Bekir Sıtkı Bey, bu duruma kızarak “çiftçi” anlamına gelen “Tarancı” soyadını almıştır.
Beğenilmediğini düşünüp hep bir eksiklik duygusuyla yaşardı. Çirkin olduğunu düşünerek içine kapanmıştı. Şiirlerinin yalnızlık, karamsarlık ve ölüm kokması bundandı.
Galatasaray lisesinde okuduğu yıllarda kendini çok yalnız hissederdi. Herkese mektup gelip ona gelmediğinde çok üzüldüğü için kendi kendine mektup yazar, postaya verir ve sonra da mektup almış gibi sevinirdi.
1953 yılında geçirdiği bir krizden sonra felç oldu. 12 Ekim 1956’daViyana’da vefat etti Cenazesi Ankara’da Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi.
 


HÜSEYİN RAHMİ:
80 yaşında son nefesini verirken “Kedilerimi iyi doyurunuz” dedi, son sözü bu oldu. Kedilerinin adları: Sarı, Hüsnü, Nazlı...
Hiç evlenmedi.
100 tane eldiveni vardı. Sokakta eldivensiz görülmedi. 'Aşırı şıklık' merakından değildi eldiven düşkünlüğü... Mikrop korkusundandı. Sokakta hiçbir yeri katiyen çıplak elle tutmazdı. Çıplak elle dolaşanlara çok şaşırır, bu durum için “Manasız bir cesaret” yorumunu yapardı.
Örgü örmesini bilirdi. Hem de şişle örmez, çok daha eski usulde, tığla. Nakış modelinden şekiller çıkarır ve bütün örgülerden anlardı. Hangisi saç örgüdür, hangisi haraşo örgüdür, hepsini bilirdi.
50 yaşından sonra Türkiye’nin en hararetli bisiklet tiryakilerinden biri oldu. Kadıköy’den Bostancı’ya kadar bisikletle giderdi.
 
 

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN:
Babası Lütfi Oğuzcan oğluna sitemliydi çünkü Ümit Yaşar’ın sık sık intihara kalkışıyordu. Söylenenler göre Ümit Yaşar yirmi üç kez, kendi sözlerine göre de üç kez intihara kalkışmıştı.
1973 yılında Ümit Yaşar Oğuzcan’ın on yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi’nden aşağı atlayarak intihar eder. Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde yatarken avucundaki kağıtta bir not yazılıdır: “Baba intihar öyle edilmez, böyle edilir.
 


Nurullah Ataç, Orhan Veli'ye bir gün şöyle diyor:

- İlâhi Orhan Veli! Senin şiirlerin için yazdığım makaleleri birçokları ciddiye almışlar. Bunları sırf alay etmek için yazdığımı kimse farketme- miş... Sen ne dersin?

-Orhan Veli, kıs kıs gülerek, bir Nasrettin Hoca edasıyla:

-İşin tuhafı şu ki ben de şiirlerimi tamamıyla şaka diye yazıp neşretmişim. Bazıları ciddiye aldılar!"



TEVFİK FİKRET:
Tolstoy’a özenip kıyafet tasarladı.
Şikâyet etmeyi severdi. Her şeyden şikâyet ederdi.
Büyük bir şairdi. Fakat nesir yazamazdı. Sakın “Dans etmeyi bilen yürümesini bilmez mi?” demeyin. Acı gerçek buydu: Tevfik Fikret nesir yazamazdı.
 Buzlu kompostoya bayılırdı. Bilhassa taze kayısı ve şeftaliden yapılana...
Fikret, evinde şeklini kendi tasarladığı dik yakalı, omuzdan düğmeli, yakası işlemesiz gömlekler giyerdi. Bu gömleklerin ilhamını Tolstoy’dan almıştı.
Giyim kuşam konusundaki buluşu bundan ibaret değil. Bir kadın çarşafı icat etti. Pek küçük bir pelerin, arkadan uzun bir iğneyle tutturuluyor. Bu iğne çıkınca çarşaf, bir an içinde gayet şık bir kostüm tayyör oluyor. İlk defa Tevfik Fikret’in eşi Nazime Hanım’ın giydiği bu çarşaf modeli, o dönem İstanbul’un kibar muhitlerinde derhal moda oldu ve alıp yürüdü.
Eskiden bizde bir şair laubaliliği, derbederliği vardı. Şairler kıyafetlerine özen göstermezlerdi. Tevfik Fikret, şık giyimiyle 'perişan şair kıyafeti'ni maziye karıştıranların başında gelir.
 


RECAİZADE EKREM:
İyi ama zor yazan bir yazardı.
Recaizade Ekrem Bey, kağıdı dizlerine dayar, kamış kalemle yazardı. Gayet zor bir şekilde yazardı. En ufak bir mektup için bile müsveddeler yapardı. Yazar, çizer, düzeltir; bir başka cümle kurar, kelimeyi beğenmez, değiştirir, saatlerce 'işitilmemiş bir kelime' arardı.
20’sinden sonra hemen sakal bıraktı. İnce idi, pek zarifti, şairdi ve genç yaşta çok meşhur olmuştu.
Tanzimat döneminde Çamlıca, bir gençlik rüyası kadar güzel ve şiirliydi. O da Çamlıca’nın müdavimi... 'Araba Sevdası' adlı kitabını Çamlıca’da kiraladığı köşkte yazdı. Romanın bütün kahramanları, Çamlıca’da yaşayanlardı.
 


BEHÇET NECATİGİL'DEN EŞİNE VE KIZLARINA:
Sevgili Huriye, Selma, Ayşe,

Saat öğleden sonra dördü çeyrek geçiyor. Evvelki gün öğle üstü Brüksel'e gelmiştik. Binbir telâş içinde, sora soruştura gideceğimiz yeri öğrendik. Valizleri hava alanında emanetçiye bırakmıştık, orta halli bir lokantada 200 franga bir kap yemekle iki bardak bira içerek gene havaalanına döndük trenle. Bavulları alıp tekrar Brüksel. Oradan başka trene binip Knokke-Le Zoute denilen yere geldik. Bize ayrılan oteli bulduk. Ayrı odalara yerleştik. Gece dokuz buçuğa geliyordu. Sokakları tarayıp lokanta vitrinlerindeki yemek fiyat listelerine bakarak, en ehvenini seçip karnımızı doyurduk.
Dün öğleden sonra Bienal Sekreterliğini bulduk. Geldiğimizi bildirdik, 500 frankımızı alıp bize birer dosya verdiler. İçinde katılanların listesi, hangi otellere dağıtıldıkları ve başka şeyler. Her milletten şöyle böyle dört yüz kişi. Gece, saat sekizde büyük bir salonda büfe vardı. Yakalarımızda adımızı, milletimizi belirten küçük plakalar, ellerimizde davetiyeler girdik içeri. Dörder kişilik masalardan birine çöktük. Masadaki öteki iki kişi Japon idi. Gece öyle geçti.
 
Şiir toplantıları bu sabah onda başladı. Açış konuşmaları saat 12:00'ye kadar sürdü. Saat 3'te tekrar toplanılmak üzere öğlen tatili yapıldı. Konuşmalar Fransızca. Ben hep Avusturya heyetine bakındım, gece bulamamıştım kimseyi, öğle üzeri yakalara baka baka, on sene kadar önce birkaç şiirini çevirip Türk Dili dergisinde bastırdığım Ernst Jandl'ı yakaladım, iki de arkadaşı vardı. Tanıttım kendimi. Meğer onlar da Fransızca bilmezlermiş. Bunu öğrenince içim rahat etti.
 
Yol çok uzun, Beşiktaş-Ortaköy yolundan uzun. Tahsin'le döndük otele, ne verdilerse yedik çekildik odalara. Üçteki toplantıya dörtte katılırız diyorduk. Şimdi saat beşe geliyor. Vazgeçtik.
 
Şurda cumartesi, pazar, pazartesi, iç gün kaldı. O da geçer. 4 Eylül çarşamba günü Brüksel'den İstanbul'a uçacağız herhalde. Belçika müthiş pahalı. Tahsin'le vitrinlere bakıyoruz hep. Tahsin mukayeseler yapıyor. Fransa'dan sonra en pahalı yeriymiş Avrupa'nın. 3170 franktan 1200 frank kaldı üç gün içinde. Ortada alınmış bir şey yok. Gideriz, ederiz, Paris, Londra deyip duruyorduk. Şimdi arpacı kumrusu gibi düşünüyoruz. Tahsin önce şöyle şöyle diyor, sonunda benim dediğime geliyor, düşünmeye başlıyor. Hiç değilse ben her gece gömlek yıkıyorum, Tahsin onu bile yapmıyor. Hâsılı boşa koyuyoruz dolmuyor, doluya koyuyoruz almıyor.
Dur bakalım!..
Gene yazarım.
Kimseye kart gönderemedim, üşeniyorum, içimden gelmiyor.
Her şey önce iç rahatlığına bağlı. Siz benim için Beşiktaş'a kapanmayın, benim ne zaman döneceğim belli değil. Kumburgaz'da da bulurum sizi.
Gene yazarım. Gün ola, hayrola! Gözlerinizden öperim.
Behçet Necatigil ( Knokke-Le Zoute, 30 Ağustos 1974, Cuma )
 


CEMAL SÜREYA'DAN EŞİ ZUHAL'E:
Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hâlâ başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N'olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanıbaşımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. "Üçüz, gözüz biz." Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni. Tek dalımsın. Memo'yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.
 
Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşcül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo'yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.
 
Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin...
Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?
 
Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: "Jesuis un Sentimental." O filmdeki adam gibi miyim nedir?
Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür.
Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olamaz. Sev beni.
Yaşayacağız.
 
Her şeyimi sana borçluyum. Sana rastladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.
Aşk büyüdü, aşk!
Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım.
Yüzüğünden öperim.
Cemal Süreya( 12 Temmuz 1972 )
 



Orhan Veli
Yahya Kemal'e takılmak için aruz vezniyle Efsane isimli bir şiir yazar:
Mavi bir gökyüzü titrerdi güzel bir histe 
Rindler, muğbeçeler mest bütün mecliste
Ve o haletle bütün kahkahalar nameleşir
Dilde Yahya Kemal'in şarkısı şehnameleşir

Yahya Kemal şiirde kendi adı da geçtiği için çok memnun olmuş. Orhan Veli'ye "Aziz şair, şiirini çok beğendim; biraz daha gayret etseniz bizi de geçeceksiniz" demiş.
Orhan Veli'nin cevabı karşısında ise donup kalmış:
"Aman efendim ciddiye almayın, biz bunları alay olsun diye yazıyoruz."
 


Necip Fazıl
bir üniversitede konferansa katılmış...

Çıkıp her zamanki gibi Din ve Allah kavramı hakkında konuşmuş...
Konuşması bittikten sonra, onunla karşıt görüşlü olan bir Prefesör, Necip Fazıl'a
'Siz önceden çıkıp farklı şeyler söylerdiniz, şimdi ise o sözlerinize çelişen şeyler söylüyorsunuz... Yazdığınız şiirler hala ezberimdedir... bu ne demek oluyor? '
Necip Fazıl'ın cevabı meleklere parmak ısırtacak bir cevap olur 'Benin geçmişim bir çöplüktür ve çöplükleri sadece köpekler kurcalar'
 


Üstad
'ın çalışma odasına giren bir yazar üstadın çalışma odasına göz attıktan sonra:

-Hayrola üstad çalışma odanda hiç kitap yok, siz hiç kitap okumaz mısınız? diye soru sorduğunda, Üstad şu cevabı verir:
-Sen hiç süt içen inek gördün mü?
 


Yahya Kemal Beyatlı
’nın siyasi ve edebi portreler kitabının ziya gökalp’la ilgili kısmından:
“bana ta’rîz etmek istediği bir gün, kafamı târîhin zevklerine kaptırdığımı vesîle bulmuş:
harâbîsin harâbâtî değilsin!
gözün mâzîdedir âtî değilsin!
demişti. irticâl dedikleri nâdir tesâdüfün sevkiyle, ben de kendisine demiştim ki:
ne harâbî ne harâbâtîyim,
kökü mâzîde olan âtîyim.”
 


Fuzuli ve Ruhi
devrin padişahının sarayında bir davete icabet etmişler. Eften püften şeylerle kopmayacak dostlukların adamı olan bu iki arkadaş cennetten bi köşevari sarayın muhteşem güzel bahçesinde dolaşırlarken; Şair Ruhi'nin aklına muziplik gelmiş;
Ruhi :
Ya Fuzuli dostum şu cennet gibi bahçenin şu güzel çiçeklerin içinde şu gözalıcı işlemeli duvarların dibindeki köpeği görüyormusun?
Fuzuli :
Görüyorum ya Ruhi ?!
Ruhi :
İşte o köpek bu sarayda fuzuli !!!
atılan taşı tekrar gediğine koymak için bir an düşündükten sonra;
Fuzuli :
Doğru söylersin ya Ruhi...
Bas kuyruğuna çıksın ruhi !!!
 


Bir toplantıda bir genç Mehmet Akif’i küçük düşürmek ister:
-Affedersiniz, siz veteriner misiniz?` Mehmet Akif hiç istifini bozmadan şöyle cevap verir:
 -Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?
 



Necip Fazıl , bir gün vapurla Kadıköy'e geçerken, yanına biri yaklaşarak;
 –"Üstad! Peygambere neden gerek duyuldu? Biz insanlar kendi yolumuzu bulabilirdik" der.
 Necip Fazıl, ona şu cevabı verir:
 –"Ne diye vapura bindin ki, yüzerek geçseydin ya karşıya"
 



Üstad'a  
bir konferans sırasında bir genç sorar:
-Osmanlı emperyalist değil miydi?
Cevap taktire şayandır:
-Evladım eğer Osmanlı emperyalist olsaydı şu anda bu soruyu Fransızca değil Türkçe sorardın.
 


Üstad
bir yerde konferans verirken, Ustad'ı sevemeyen biri konusmayı biraz
dinledikten sonra salondan cikar gibi yapip Necip Fazıl'ın önunden gecerken muz kabugunu Üstad'ın on tarafina  atar
Ustad umursamaz bir tavir;
-Burada bir kimlik bulunmustur kaybeden varsa gelip alsin der.
 


Necip Fazıl Kısakürek
'e sahilde rastlayan bir hayranı;
''Üstad, senin bütün mücadelelerin güzel, hizmetlerin eşsiz ama şu ....... tarafın olmasa diye tenkit eder.. Bunun üzerine Necip Fazıl tebessüm ederek:
''şu boğaz'dan geçen lüks ve güzel gemiyi görüyor musun? Bak ne kadar lüks ve konforlu değil mi? İşte böylesine lüks geminin tuvaleti de vardır.'' der...
 


Nazım Hikmet
ve Necip Fazıl Ramazan ayında arabayla gidiyorlarmış. Tabi Necip Fazıl oruç ama Nazım Hikmet değil.Nazım Hikmet Necip Fazıl ile dalga geçmek için yolun kenarındaki zayıf bir ineği işaret ederek Necip Fazıl'a demiş ki:-'Şunun haline bak, oruç tutmaktan ne hale gelmiş' demiş.Tabi Necip üstad altta kalırmı hemen cevabı yapıştırmış:
-'Aaa Nazım sen bilmiyor musun hayvanlar oruç tutmaz...
 


Necip Fazıl mahkemede sinirlenmiş.
Hakime:
-burada bulunanların yüzde ellisi eşektir,demiş.
hakim sözünü geri almasını istemiş.Üstad buna yanaşmamış.Ancak hakim diretince üstad:
- peki hakim bey, sözümü geri alıyorum. burada bulunaların yüzde ellisi eşek değildir..
 


Bir dost meclisinde
Mehmed Akif gayet hararetli bir şeyler anlatmaktadır. sonradan görme zenginin biri bu meclise gelir selam verir ancak herkes Akif’i dinlediğinden kimse duymaz selamı ve almazlar dolayısıyla. adam Akif’e sataşmak için.
– Ooo Akif ne sallıyon yine?” der. Akif istifini bozmadan:
– Senin ne kadar iyi bir insan olduğunu sallıyorum.




Necip Fazıl
hapishanede koğuşunda iken aynı koğuşa Nazım Hikmet getirilir,
Nazım Hikmet Üstadı görünce gülerek " sendemi buradasın? Şu haline bak
maymuna dönmüşsün" der...
Üstat, karşısında duran Nazım Hikmet e cevabı yapıştırır...
" Ben de pencereye dönerim...
 


Bir gün
kendisine, bir dostu;
Üstad, dünyada iki büyük şair var, demiş
Necip Fazıl'n tepkisi şu
Öteki kim?
 


Şahabettin Süleyman
bir gün Ahmet Haşim'e:
-Üç günden beri zihnimde önemli bir fikir saklıyorum, dediğinde, Ahmet Haşim, onun fikir üretmedeki kısırlığını ima ederek şöyle demiş:
-Günahtır yahu, salıver gitsin şu fikri. Zavallıcık günlerden beri tek başına kim bilir ne kadar sıkılmıştır?
 


Mehmed Rauf
Eylül romanındaki çapkın Necip aslında kendisiymiş.  Necib'in aşık olduğu Suat da Nazım'e Hanım'mış. Mehmet Rauf vicdanına yenik düşerek bu durumu yazdığı Eylül kitabıyla açıklamak istemiş. Romanın sonunun trajik bir şekilde bitmesi de Tevfik Fikret'ten özür mahiyetindeymiş. Mehmet Rauf, böyle bir hatanın cezası ölümdür diye düşünerek de romandaki kahramanları yakarak öldürür.
 


Nazım Hikmet
ile Necip Fazıl daha lise yıllarından arkadaştılar. Bahriye Mektebi’nde aynı sınıftaydılar. Hatta şiir gecelerinde şiir okurlardı. Siyasi görüşleri rayına oturduktan sonra tabiki işler tersine dönmüştür.
 


Orhan Veli Kanık,
bir haftalığına gittiği Ankara'da belediyenin açtığı çukura düşer ve başından yaralanır. Bir- ki gün sonra İstanbul'a döner ve yemek esnasında rahatsızlanır, hastaneye kaldırılır. Beyninde oluşan damar çatlamasının nedeni anlaşılmaz ve alkol zehirlenmesi tedavisi uygulanır. Yanlış teşhis ile o akşam komaya giren Orhan Veli sonra vefat eder.
 


Mehmet Akif’e
sormuşIar. Bu üIke ne zaman geIişir diye” o’da cevap vermiş; “Cuma namazına geIen cemaat, sabah namazına da geIdiği zaman.
 


Abdülhak Hamit Tarhan:
  Çok farklı bir hayat sürmüştür. Uzun yıllar yurt dışında elçilik yapmıştır. Bu zamanların birinde bir ülkeden dönüş de Beyrut ta eşi Fatma hanımı kaybetmiş ve orda ‘'makber' şiirini yazmıştır. Bu kadar acı şiirin sahibi daha sonra 3 kere daha evlenmiş evliliklerinin 2 sini yabancı bayanlarla yapmış. Bir evliliği de sadece 20 gün sürmüştür.
 


Abdülhak Şinasi Hisar,
Babası da edebiyatçı olan şair adını babasının Abdülhak Hamit Tarhanı ve Şinasi yi sevmesinden dolayı  iki ismi birleştirip vermiştir. Kendisi de babası ve ismini aldıkları gibi şair olmuştur.
 


Cemil Meriç
gözlerini kaybettikten sonra toparlanmaya çalışırken Lamia Hanım ile tanışır ve ona âşık olur. Lamia Hanım da Cemil Meriç'e tutkuyla bağlanır. Cemil Meriç, Fevziye Hanım ile evlidir. Cemil Meriç ile Lamia Hanım evlenemezler fakat aşkları Cemil Meriç'in ölümüne kadar sürer.
 


Nurullah Ataç
Cenevre'de Claire isimli bir kızı sever. Evlilik hayalleri kurarken babasının beklenmedik ölümü planını bozar. Maddi sıkıntıya düşer ve İsviçre'de iş de bulamayınca İstanbul'a dönmek zorunda kalır.
 


Nedim
bir isyan sırasında öldürülme korkusuyla evinin çatısına çıkıp kaçmaya çalışırken ölmüştür.
 


Neyzen Tevfik Azab-ı mukaddes adlı eserin sunum bölümünde şunları söylemiştir:
" .... memleketçe bilindiği üzere bu yazıların hemen pek çoğu hasta hanelerde, diğer kısmı meyhanelerde, bastan çıktığım perişanlık devirlerinde yazılmış veya sayıklanmıştır. Bersami hamlelerin tufan ve girdapları ortasında dönerken, şuraya buraya veya hasta hane duvarlarına karalanan veya mırıldandığım sıralarda tesadüfen yanımda bulunanlar tarafından not edilen bu dağınık sözlerde, asla mutlak bir hikmet olduğunu kabul etmiyorum. "



MEHMET RAUF:
Mehmet Rauf, Muazzez Hanım’la evlendikten on üç gün sonra felç geçirir. Eşi bu hastalık sürecinde Rauf’a her anlamda destek olur. Felçten dolayı sağ tarafını kullanamayan yazar, yazmaktan vazgeçmez. “Son Yıldız, Harabeler, Halâs, Kâbus” yazılarını Rauf söyler, Muazzez Hanım kaleme alır. Ancak iki yıl sonra Rauf, dimağını da kaybeder. Son zamanlarında kriz geçirir, saçını başını yolar. Muazzez Hanım eşi son nefesini verene kadar yanı başında durur.



ŞİNASİ:
Navikter Hanım, Şinasi Bey’in daima sükûnet arzuladığını, şamatayı hiç sevmediğini ifade eder. Ona göre eşinin zihni sürekli yazılarla meşguldü, yazacağı zaman minderin köşesine çekilir, bağdaş kurardı. Yazacağı şey üzerine saatlerce düşünür, odanın içinde gezinir ve sigara içerdi. Kâğıt, kalem, mürekkebe hiç dikkat etmezdi. Navikter Hanım eşinin çalışma stilini şöyle anlatır: “Şu gördüğünüz yeşil hokkayı Paris’te tahsilini bitirip de döndüğü sırada Firüz Ağa attarından almış. Kendisiyle evlenip bu eve geldiğimden beri bu hokkayı tanırım. Kalemini elde tutulmayacak kadar küçülmedikçe yenilemezdi. Yazısı güzel değildi. Gece yazdığı hiç görülmemiştir. Hatta ertesi gün yazacağı şey için başvurmaya mecbur olmadıkça eline kitap bile almazdı. Akşam yemeğinden sonra yarım saat armonisi ile vakit geçirmek âdeti idi. Sabah yazısını yazar ve okumasını öğle yemeğinden sonra yapardı.”
 

REFİK HALİT KARAY:
Nihal Karay, “Eşim yazı yazarken gayet rahatlıkla çalışır. Gürültüye filan aldırmaz. Ara sıra kalkıp dolaşır. Sabahın erken vaktinde yazmaya başlar. 11-12’ye kadar çalışır. Birçok hususta fikrimi alır. Bilhassa bazı kadın tabirlerini sorar. Yazdıklarını benden başka kimseye okumaz. Sabahları erken kalkıp kahvesini hazırlar. Benim sokağa çıkmam icap edince mükemmel yemek yapar. Midesine düşkün olduğundan güzel yemeklerden zevk alır.” der ve eşinin en beğendiği romanın ‘Sürgün’ olduğunu söyler.



PEYAMİ SAFA:
Nebahat Peyami Safa, Peyami Bey’in ev işlerinde kendisine yardım etmediğinden yakınır. Hatta onun bir çivi bile çakamadığından dem vurur. Fakat eşinin yazılarına hayran olduğunu söylemeden edemez. Nebahat Hanım eşini, “Yazı yazarken gürültüden pek hoşlanmaz, yalnızlık ister, bilhassa gece yazmayı sever. Düşünürken veya yazı yazarken kendisine bir şey sorulursa müthiş canı sıkılır. Rastgele kâğıtlara yazmaz. Kâğıt muntazam ve temiz olmalı. Bilhassa roman yazarken defterin en iyisini seçer. Eserlerini evvela zihninde hazırlar. Uzun uzun düşünür. Ama müsveddeler bile temiz çıkar. Fakat bu onu tatmin etmez. Bir pasajı 40 defa okuduğu olmuştur. Çok kitap okur. Bilhassa felsefî eserleri. Hatta sıhhatini bozacak kadar kitap okumasına kızarım. En fazla da Proust’u sever ve okur.” şeklinde ifade eder.


AHMET MUHİP DIRANAS:
Münire Dıranas, eşinin tam bir duygu adamı olduğunu, hatta onun duygusallığından yorulduğunu ifade eder. Bir anısını paylaşır okuyucuyla: “Ağrı şiirini Doğu-bayazıt’ın Sürbehan köyünde toprak damlı küçük bir odada yazdı. Şiir yazarken gece uykusunu kaybederdi. Kör lamba ışığında sabahlara kadar şiirinin örgüsünü ve sözcükleri bir kuyumcu titizliğiyle işlerdi. Bir gün yine kendimden geçmiş uyumuş kalmıştım. Bir anda ‘Münire kalk kalk! Bak dinle.’ diyordu. Ağrı şiirinden pasajlar okuyordu, dinliyordum. ‘Şuraya bir sözcük bul.’ diyordu. Ben de çocuk aklımla sözcük bulurdum. ‘Harika harika!’ derdi. Çocukluğum Anadolu kentlerinde geçtiğinden Anadolu içinden seçtiğim sözcükleri beğenirdi. Aslında kendisi Türk diline son derece hâkim ve başarılı bir sanatçıdır.”



BEHÇET NECATGİL:
Huriye Hanım, Necatigil’in daima şiir içinde yaşadığını, dış dünyayla ilişkisinin az olduğunu, şiir düşündüğünde konuşmadığını ve odasına kapanıp yazdığını anlatır. Eşinin kendisine ve çocuklarına “Hepiniz şiirden sonra gelirsiniz, bunu bilin ve yerinizi kabul edin.” dediğini aktarırken, hiçbir zaman neşeli bir evleri olmadığını dile getirir. Ancak buna rağmen Huriye Hanım’a göre eşinin renkli bir kişiliği vardır. Öyle ki insan onun bir saatlik konuşmasını dinlemek için 12 saatlik çalışmasına razı olur. Huriye Hanım’ın ifadesiyle 63 yıllık yaşamında aşağı yukarı elli kitap bırakan Behçet Necatigil, çalışmaktan yaşamaya hiç vakit bulamamıştır.
 
                      

Namık Kemal'den mektup var:

Ali Ekrem, babası Namık Kemal'den bir mektup almış. Mektupta şunlar yazılıymış: Ekremciğim ne yapacağımı bilemediğimden, sana mektup yazayım dedim. Ne yazacağımı tayin edemediğimden satırlarım burada nihayete eriyor. Gözlerinden öperim.



Mehmet Akif Ersoy ile ilgili bir anı: Söz Vermek Ne Demek?
 
Yakın arkadaşı Kandilli Rasathanesi müdürü Fatin Gökmen anlatıyor: Ben Vaniköy’de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabiî gördüm. Miâddan (kararlaştırılan vakit) biraz evvelki vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim. Bu arada sırılsıklam bir vaziyette gelmiş, beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış. “Selam söyle” demiş. O yağmurda dönmüş gitmiş. Ertesi gün kendisini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim. Dinlemedi. “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir” dedi. Benimle altı ay dargın kaldı.
( Kaynak: İstiklâl Marşımız ve Mehmet Akif Ersoy, İbrahim Akyol, Çankırı–2011, s.106-107 )


        
 
               YABANCI YAZARLARLA İLGİLİ ANEKDOTLAR


Schiller
'in yazı masası üzerinde ekşi ya da çürük elma bulundurmaktan hoşlandığı söylenir. Yazar elmayı sık sık koklarmış. Bu koku ona yağmurdan sonra ormanda, otlar, yapraklar arasındaymış izlenimi verirmiş. Böylece bir düş evrenine girermiş. Bazen banyoda su içinde yazdığı olurmuş.
 


Tasso
, Leonora d'este isimli bir kadına âşık olur. Leonora'nın kardeşi dük, Tasso'yu engellemek için bir hastaneye kapatır. Yedi yıl burada tutulur. Tasso, aşkını şiirlerinde işler fakat Leonora şairin tutkulu aşkının kadını gibi davranmaz.
 


Dante
, dokuz yaşındayken kendisinden bir yaş küçük komşuları Beatrice ile karşılaştı. Dante, tanıştığı ilk andan itibaren Beatrice'ye  âşık oldu. 9 yıl sonra 18 yaşında ikinci kez karşılaştılar. Bu karşılaşmadan sonra Beatrice'ye olan sevgisi daha da derinleşti. Buna rağmen Dante, Beatrice'ye hiç açılmadı. Beatrice, 1288 yılında Floransalı şövalyelerden Simone dei Burdi ile evlendi; evliliğinden iki yıl sonra, 1290'da yirmi dört yaşında öldü. Dante, ömrü boyunca Beatrice'yi unutamadı ve şiirlerinde işledi. "İlahi Komedya"yı o sevgiyle yazdı. Beatrice'nin aşkını Yeni Hayat kitabı ile de ölümsüzleştirdi.
 


Kafka
eserlerini Almanca yazdı. Yazar Milena, Kafka'nın eserlerini Çekçe'ye çevirdi. Bu sırada tanıştılar. Dostça mektuplaşmaları kısa süre içinde aşka dönüştü. Üç yıl mektuplaştılar. 2-3 kez de görüştüler. Kafka, Milena ile evlenmek istiyordu fakat Milena kocasına, Kafka da Milena'ya âşıktı. Milena ile Kafka ayrıldılar ve yazışmalar da kesildi. Bir süre sonra Kafka evlendi, Milena ise birkaç evlilik daha yaptı. Kafka, Milena'yı hiçbir zaman unutamadı. Milenasız bir hayatta yaşamak istemediği için, doktorundan kendisini öldürmesini istedi. Doktoru bu isteğini geri çevirince tedaviye cevap vermeyerek kendi kendini ölüme terk etti. Kafka'nın ölüm döşeğinde bile Milena'nın başucunda olduğunu hissettiği söylenir. Milena, Narodni Listy'deki yazısında, yaşattığı acılardan dolayı Kafka'dan özür diledi.
 

Lamartine
, yirmi altı yaşında sinir hastası olur. 1816 güzünde tedavi için Aix-les-Bains kaplıcalarına gider. Orada, göğüs hastalığına çare arayan Julie Charles adlı evli bir kadınla tanışır. Bourget Gölü kıyılarındaki gezintilerden derin bir platonik aşk doğar. 1817 kışında Paris'te buluşurlar ve yaz ayında yeniden Aix-les-Bains'de, Bourget Gölü kıyısında buluşmayı kararlaştırırlar. Lamartine, Bourget Gölü'ne gelir ancak Julie Charles o sıralarda ölmüştür. Lamartine, Julie Charles'i görememenin üzüntüsü ve ona olan aşkıyla "Göl" şiirini yazar.
 

Edgar Allan Poe
on beş yaşlarındayken bir kıza gönül verdi. Kızın babası kavuşmalarını engellemek için kızını uzak bir yere gönderdi. Bunun üzerine Edgar Allan Poe da Boston'a gitti.
 

Charles Baudelaire
, Jeanne Duval'le 1842 Mart ayında, yirmi bir yaşında iken tanıştı. 1845'te intihar girişiminde bulunduğunda bütün mal varlığını Jeanne Duval'e bıraktığını vasiyet etti. Baudelaire öldükten sonra Jeanne Duval de Paris sokaklarında sürünür.
 


Alexandre Dumas
yirmi yaşındayken, aynı yaşta olan ve zengin erkekleri baştan çıkarmakla tanınan Marie Duplesis'e âşık oldu. Alexandre Dumas Fils'in parasız oluşu ile Marie Duplesis'in yaşadığı hayat aralarındaki uçurumu derinleştirdi. Fils'in kıskançlığı ile başlayan kavga dayanılmaz boyutlara ulaştı. Eylül 1844-Ağustos 1845 arasında on bir ay süren ilişki aralarına besteci Franz Lizst'in de girmesiyle bitti.  Marie Duplesis, Franz Liszt'i seviyordu fakat vereme yakalanmıştı ve hastalığı iyice ilerlemişti. Franz Liszt, Marie Duplesis'i terk etti. Marie Duplesis'in hastalığı daha da ilerledi. Hastalığına çare bulunamadı ve 1847 yılında henüz yirmi üç yaşındayken hayata veda etti. Alexandre Dumas Fils ise unutamadığı aşkının hâtırasını yirmi dört yaşında yazıp yayımlattığı "Kamelyalı Kadın" (1848) romanı ile ölümsüzleştirdi. Roman büyük ilgi gördü. Romanını 1852'de piyes olarak yeniden yazdı. Piyes de olağanüstü ilgi gördü.
 

Verlaine
gençlik yıllarında, henüz lisedeyken kendisinden sekiz yaş büyük ve evli olan teyzesinin kızı Eliza Moncomble'ye âşık oldu. Platonik bir aşktı bu. Yine de Elisa'nın ilgisiyle tesilli bulan şairin mutluluğu kısa sürdü. Zor bir hamilelik geçiren Elisa, doktorun verdiği haplardan fazla dozda alınca fenalaştı ve hayatını kaybetti. Elisa'nın ani ölümü Verlaine'i yıktı ve kendini daha lise çağlarında içkiye verdi. Hayatı boyunca da aradığı huzuru bir daha bulamadı.


Franz Kafka,
et yemeyi cinayetle bir tutuyordu. Vasiyetinde yakın arkadaşı Brod’dan Yargı, Ocakçı, Dönüşüm, Ceza Sömürgesi ve Köy Doktoru hariçbütün eserlerini yakmasını istedi. Arkadaşı Max Brod onun vasiyetini yerine getirmeyerek Kafka’nın yazarlık kariyerine büyük katkı sağladı.
 

Jack London
tam bir kitap kurduydu. Şahsi kütüphanesinde 15 bin kitap vardı. John Baryelcorn isimli eseri adsız alkolikler birliğinin okuma listesinde yer alır. London beş yaşında içkiye başladı, 40 yaşında öldü. O kadar çok içiyordu ki, bu yüzden başına sayısız kaza geldi. Bir seferinde Oakland Rıhtımı’nda tökezleyerek denize düştü ve kendini San Francisco Körfezi’nde buldu.
 

Mark Twain
bugün bildiğimiz anlamda stand-up gösterilerini dünyada ilk kez uygulayan kişidir. Yazarlıktan kazandığı parayı farklı alanlarda değerlendirmeye çalıştı ama halka yutturulmaya çalışılan icatlara para yatırdığı için hep iflas etti. Halbuki evine telefon taktıran ilk insanlardan bir tanesi olmasına ragmen telefona yatırım yapma imkânı varken yapmadı. Ünlü mühendis ve mucit Nikola Tesla’yla yakın arkadaştı. Daktiloyla yazılmış olarak yayınevine teslim edilen ilk kitap Mark Twain’in 1883 tarihli Mississippi’de Yaşam kitabıdır. Kendi geliştirdiği bir diyeti vardı. ‘Azıcık aç kalmanın ortalama bir hastaya, dünyanın en iyi ilacından ya da doktorundan daha büyük yarar’ sağlayacağını düşünmekteydi. İzleyicilerin arasında Kraliçe 1. Elizabeth olduğu halde Mark Twain, yellenmek üzerine uzun bir konuşma yaptı.
 

Alexandre Dumas,
en yeni, en süslü giysilerini kuşanıp yakasına da bir çiçek yerleştirdikten sonra otururmuş yazı masasının başına. O da hiç ara vermeden çalışırmış. Hatta, söylentiye göre, romanını bitirmeden evden çıkmamak için ayakkabılarını ve çalışma odasının anahtarını hizmetçisine verirmiş. Bunun yanında doktorunun tavsiyesi üzerine uykusuzluğu yenebilmek için her sabah yedide Arc de Triomphe önünde bir elma yerdi.
 

Charles Dickens,
çok güç uyuyan birisiydi. Uyuyabilmek için yatağının başını kuzeye çevirir, sonra da tam ortasına yatardı. Tam ortada olduğunu anlayabilmek için iki kolunu uzatarak ölçü alırdı. Aynı zamanda Dickens romanlarını büyük, görkemli çalışma odasında kaleme alırmış. Düzgün bir el yazısı ile mavi renkli kağıtlar üzerine, kağıdın rengine yakın tonda mürekkeple yazarmış.



BAZI EDEBİYATÇILARIMIZIN MESLEKLERİ
Bazı sanatçılar asıl mesleklerini hayat boyu yapmış bazıları aynı anda başka meslek de yapmış bazıları ise bir dönem bu meslekleri yapmıştır.
Necip Fazıl Kısakürek ( Banka memuru, gazeteci)
Mehmet Akif Ersoy (Memur, veteriner müfettişi, Öğretmen)
Cenap Şehabettin ( Doktor, Öğretmen)
Oğuz Atay (Mühendis, Öğretim Üyesi)
Sait Faik Abasıyanık (Öğretmen, Esnaf)
Cahit Zarifoğlu (Öğretmen, Yayıncı)
Namık Kemal (Memur)
Tevfik Fikret  (Memur, Kâtip, Öğretmen)
Cemal Süreya (Maliye Müfettişi)
Kemal Tahir ( Ambar Memuru)
Edip Cansever (Antikacı)
Cevat Şakir Kabaağaçlı (Turist Rehberi)
Refik Halit Karay (Ptt Genel Müdürü, Öğretmen)
Ümit Yaşar Oğuzcan (Banka Memuru)
Ahmet Hamdi Tanpınar (Profesör, Milletvekili)
Necati Cumalı (Avukat)
Orhan Veli Kanık (PTT Memuru ve tercüman)
Aziz Nesin (Asker, Bakkal, Muhasip)
Sezai Karakoç (Maliye Müfettişi)
Arif Nihat Asya (Öğretmen, Milletvekili)
Nazım Hikmet Ran (Öğretmen, Deniz subayı)
İsmet Özel (Okutman )
Yahya Kemal Beyatlı (Büyük Elçi, Öğretmen, Milletvekili)
Yusuf Atılgan (Çiftçi)
Yaşar Kemal (Irgat Katibi)
Oktay Rıfat Horozcu ( Avukat)
Orhan Kemal (Bulaşıkçı)
Cahit Sıtkı Tarancı (tercüman )
Behçet Kemal Çağlar ( Maden mühendisi ve öğretmen )
Namık Kemal (  hukukçu ve memur )
Yunus Emre ( çiftçi )
Fuzuli ( türbe bekçiliği )
 


Aşk
kelimesinin aslı “Işk”tır. Işk, sarmaşık demek olan “aşeka” kelimesinden gelmektedir. Sarmaşık nasıl sardığı her yeri istila ederse, aşk da girdiği kalbi ve vücudu öylece istila ettiğinden, şiddetli sevgiye aşk denmiştir.
 



Ömer Hayyam
üçüncü dereceden denklemleri ele alan bir kitabında bilinmeyen sayıyı göstermek için Arapçadaki  ” şey ” terimini kullanıştır.  Sonraları İspanyolların ilmi eserlerlerine  Xay   olarak geçen bu kelime zamanla kısaltılıp sadece ilk harfine indirgenmiş,  sonra da  ” x ”tüm dünyada bilinmeyen sayının simgesi haline gelmiştir.
 


KIYMETLİ TUZ 
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde... Pire berber iken, deve tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. 
Tıngır elek, tıngır felek demişler, bu masalı şöyle anlatmışlar. 
Bir varmış, bir yokmuş, evvel zamanda bir padişah ile bunun üç kızı varmış. Bir gün bu padişah kızlarını başına toplamış, beni ne kadar seversiniz? Demiş. En büyük kız dünyalar kadar, ortanca kızı kucak kadar, küçük kızı da tuz kadar severim demiş. 
Padişah küçük kızın cevabına çok sinirlenmiş, insan tuz kadar sevilir mi demiş, ardından küçük kızını cellada teslim etmiş. Cellat, kızı kesmek için dağa götürmüş. Kız cellada yalvarmış, sen de babasın, bana kıyma demiş. 
Cellat, kızın yalvarmalarına dayanamamış, onun yerine bir hayvan kesmiş, kızın gömleğini kesilen hayvanın kanına bulayıp padişaha getirmiş. 
Küçük kız yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, bir köye ulaşmış. Orada köyün zenginlerinden birine kul köle olmuş, büyümüş, çok güzel bir kız olmuş. Güzelliği ilden ile, dilden dile yayılmış, kısmet bu ya bir başka padişahın oğluyla evlenmiş. 
Aradan bir hayli zaman geçmiş, başından geçenleri kocasına anlatmış, babamları yemeğe çağıralım demiş. Kocası da olur demiş. Gereken hazırlıklar yapılmış, padişah babası ziyafete çağrılmış. 
Kızın padişah babası söylenen günde avanesiyle birlikte ziyafete gelmiş. Padişah ve beraberindekiler sofraya oturduğunda yemekler sırayla gelmeye başlamış. Ama kız, aşçısına bütün yemeklerin tuzsuz olmasını tembih etmiş. Padişah hangi yemeğe saldırdıysa eli geri gitmiş, yemeklerin hiçbirini yiyememiş. 
O sırada küçük kızı padişahın sofrasından ayağa fırlamış. Padişahım, duyduğuma göre sen küçük kızını seni tuz kadar seviyormuş dediği için öldürtmüşsün demiş. Padişahın söz söylemesine fırsat vermeden işte o küçük kız benim demiş ve bütün yemekleri tuzsuz yaptırdım ki kıymetimi anlayasın sözlerini eklemiş. 
Padişah yaptığından utanarak küçük kızının boynuna sarılmış, tuzun ne kadar kıymetli olduğunu anlamış. Ondan sonra yeni bir dönem başlamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
 
 

ZAMAN
Her sabah hesabınıza 86.400 TL yatıran bir banka düşünün. Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta
serbestsiniz. Parayı istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Oyunun sadece tek bir koşulu var: harcamayı başaramadığınız meblağ ertesi güne devretmez, akşam hesabınızdan geri çekilir ve bu paranın hiç bir bölümünü ne sebeple olursa olsun saklayamazsınız. Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız ertesi sabah hesabınızda yine 86.400 TL bulacaksınız.
Nasıl keyifli değil mi ?..
Farkında olsanız da olmasanız da aslında hepimizin böyle bir bankası var.. Adı ''ZAMAN" Her sabah 86.400 SANİYE hesabınıza yatıyor ve o gün daha fazlasını asla harcayamıyorsunuz. Kullanamadığınız kısım ise akıp gidiyor ve hesabınızdan siliniyor, hiç devretmiyor. Her gün size yeni bir hesap açılıyor,her akşam günün bakiyesi siliniyor.. Eğer günlük hesabınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir, geriye dönüş yok, yarından avans çekmek yok..
Bugünü, bugünkü hesaptan yaşamalısınız..
ZAMAN hiç kimseyi beklemez.. Dün artık mazi oldu.. Yarın ise muamma.. Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir
armağandır.. Mutlu saniyeler
 


GERÇEK SOYGUNCULAR KİMLER ŞİMDİ?
Çin’in Guangzhou kentinde bir banka soygunu. Soygunculardan biri bankadakilere bağırır: “Kımıldamayın. Para devletindir, ama hayatınız sizindir.”
Herkes sessizce yatar… Bunun adı “Zihin Değiştirme Kavramı”dır. 
Alışılmış düşünce tarzını değiştirmek…
Bu arada müşterilerden bir kadın bir masanın üzerine yatmıştır. Ama bacaklar ortada... Soyguncu bağırır: “Edebini takın. Bu bir soygun, ırza geçme değil!”
Bunun adı “Profesyonelliktir. İşin neyse onun üzerinde yoğunlaş!
Soyguncular paraları yüklenip eve kapağı atmışlar. Daha genç olanı (MBA derecelidir) daha yaşlı olanına (ki bu ise 6 yıl ilkokuldan sonra terk): “Abi, hadi şu paraları sayalım,” der. Daha yaşlı olanı der ki: “Çok aptalsın be. Bu kadar para oturup sayılır mı? Bu akşam zaten TV haberlerinde kaç para çaldığımızı öğreniriz.”
Buna “Deneyim” derler! Günümüzde deneyim kağıt diplomalardan çok daha önemlidir.
Soyguncular bankadan kaçtıktan sonra Şube Müdürü, Şube Şefine hemen polisi aramasını söylemiş. Şef demiş ki: “Durun hele Müdürüm. Alacaklarını aldılar. Biz de bir 10 milyon daha alıp daha önce iç ettiğimiz 70 milyon dolara ekleyelim, ne dersiniz?”
Buna “Dalgayı yakalamak” derler. Berbat bir durumu kendi lehine çevirmektir bu!
Müdür der ki: “Yahu, her ay bir soygun olsa harika olurdu. Ne eğlenirdik!”
Buna “Sıkıntılardan kurtulmak” derler. Kişisel mutluluk işinden çok daha önemlidir.
Akşam TV haberleri bankadan 100 milyon dolar çalındığını açıklamış!
Çaldıkları paranın çok daha az olduğu bilen soyguncular oturup saymışlar parayı… Tekrar tekrar saymışlar. Bakmışlar hepi topu 20 milyon! Çok kızmışlar bu işe:
“Biz hayatımızı tehlikeye atıp 20 milyon çalabildik. Banka Müdürü bir el hareketiyle 80 milyon götürdü. Galiba soyguncu olmak yerine doğru dürüst eğitim görmek daha iyiymiş!”
Bu “Bilgi altından daha değerlidir” demektir…
Banka Müdürü çok mutludur. Özellikle bir süre önce borsada kaybettiklerini geri alabildiği için.
Buna “Fırsatları kullanmak” derler. Kazanmak için risk almak gerekir.
BU DURUMDA, GERÇEK SOYGUNCULAR KİMLER ŞİMDİ?
 

YANLIŞ BİLİNEN ATASÖZLERİ VE DEYİMLER
 
Güzele bakmak sevaptır’’ sözü ‘’Güzel bakmak sevaptır’’şeklindedir.
Azimle sıçan duvarı deler’’sözü ‘’Azimli sıçan duvarı deler’’ şeklindedir.
Eşek hoşaftan ne anlar’’ sözü ‘’Eşek hoş laftan ne anlar’’ şeklindedir.
Kısa kes aydın havası olsun’’ deyiminin orijinali ‘’Kısa kes aydın abası olsun’’ şeklindedir.
Su uyur düşman uyumaz’’ sözünün doğrusu ‘’Sü uyur düşman uyumaz’’dır. ‘sü’ eski dilde ‘asker’ anlamına gelir.
Su küçüğün söz büyüğün’’ diye bildiğimiz atasözü aslında ‘’Sus küçüğün söz büyüğün’’dür.
 



Bill Gates
bir gün restorana gider ve hesabı aldıktan sonra 2$ bahşiş öder. Garson der ki "Efendim, dün oğlunuz 100$ bahşiş verdi ama siz sadece 2$ verdiniz?" Bill Gates cevap verir "Haklısın, o bir milyarderin oğlu ama ben yalnızca bir çiftçi çocuğuyum.



KANUNÎ’NİN HOCASINA YAZDIĞI SORU:

 
Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?
 
Hocası Ebussuud soruyu şöyle cevapladı:
 
Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca.
 
 

ŞEYH EDEBÂLİ’NİN OSMAN GÂZİ’YE NASİHATİ
 
    Ey oğul, artık Bey’sin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize, gönül almak sana.  Suçlamak bize, katlanmak sana. Âcizlik bize, hoş görmek sana. Çatışmalar, anlaşmazlıklar bize, adâlet sana.  Kötü söz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana. Bölmek bize, bütünlemek sana…
·    Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelâmlısın! Amma bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen,  öfken ve nefsin bir olup aklını yener. Sabah rüzgârlarında savrulur gidersin. Daima sabırlı, sebatlı ve irâdene hâkim olasın.
·    Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Bütün sırlar; bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak senin şecaat, fazîlet ve irfânınla fethedilip gün ışığına çıkacaktır.
·    Ey oğul! Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma; insanı yaşat ki, devlet yaşasın!
·    Ey oğul! Ananı, atanı say! Bereket büyüklerle berâberdir.
·    Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin.
·    Azminden dönme, çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil.
·    Her işin gereğini vaktinde yap. İnsanları yaşat ki, devlet yaşasın!
·    Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, bildin bilme.
·    Sevildiğin yere sık gidip gelme. Muhabbetin kalkar, îtibârın olmaz.
·    Üç kişiye acı: Cahiller arasındaki âlime, zenginken fakir düşene, hatırlı iken îtibârını kaybedene.
·    Unutma ki yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.
·    Ululanma, düşmanı hor görme, düşmanını çoğaltma, düşmanlığın başını da sonunu da sen belirle. Haklı olduğunda mücâdeleden korkma! Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.
·    Ey oğul! İşin ağır, işin çetin, gücün kula bağlı. Allah yardımcın olsun( Kaynak: www.tarihogretmeni.com )
 


SULTAN ABDÜLHAMİD HAN'IN DUASI:
Allahım helal etmiyorum!
Şahsımı değil, milletimi bu hale getirenlere, hakkımı helal etmiyorum!
Beni, benim için lif lif yolsalar, cımbız cımbız zerrelerimi koparsalar, sarayımı yaksalar, hanümanımı, hanedanımı söndürseler, çoluğumu gözümün önünde parçalasalar helal ederdim de Sevgili'nin (SalAllahu Aleyhi ve Sellem) yolunda yürüdüğüm için beni bu hale getiren ve milletimi ateşe atan insanlara hakkımı helal etmem!
Allahım! Mukaddes isimlerine kurban olduğum Allahım!
Ya Âdil!
Bana "Kızıl Sultan" adını takan ve devrilmem için ellerinden geleni yapan Ermenileri, şimdi beni devirenlere parçalatıyorsun!
Bu cellatları da, kim bilir, kimlere parçalatacaksın?..
Fakat yâ Rahman!..
Adaletinle tecelli edersen hepimiz kül oluruz!
Bize acı!
Resûlünün, Sevgilinin, Kainatın Efendisinin nurunu kaydeder gibi olduğu için bu hale gelen millete, rahmetinle, fazlınla, lütfunla tecelli et!
Yâ Kâdir!
Kundaktaki yavruyu gagasına almış, kaçıran leş kuşunu düşürüp çocuğu kurtarmak ancak senin kudretine sığabilir. Leş kuşlarının gagasında kundak çocuğuna dönen milletimi kurtar Allahım!
Ya Ma'bud !..
Ömrümde tek vakit farz namazı kaçırdığımı hatırlamıyorum!
Ama tek vakit namazım olduğunu iddiaya da nefsimde kuvvet bulamıyorum!..
Huzurunda eğileceğime kaskatı kalıyorum ve duada ruh teslim edeceğime yatağımda kıvranıyorum! Sana kulluk gösteremeyen bu kulunu affet Allahım!Eğer, yılları tesbih dizisince süren hükümdarlığımda Seni bir kere anabildim, Resûlüne bir an bağlanabildimse, duamı, o bir kere ve bir an yüzü suyu hürmetine kabul et!
Yâ Sübhan!
Şu titrek elleri, Kıyamet gününde sana "Ümmetim, ümmetim!" diye yalvaracak olan Habibinin eteğinde, şimdi "Milletim, milletim!"diye dilenen bu ihtiyarın duasını geri çevirme! Milletimi evvelâ "Ba'sü ba'de'l-mevtsiz" bir ölümle yok etmeye götüren sahte kurtarıcılar ve sahte kurtuluşlardan kurtar; ve ona bir gün gelecek kurtarıcıları, gerçek kurtuluşu nasib eyle!..
Benim artık bu dünya gözüyle görebileceğim hiçbir saadet ümidim kalmadı.
Bari felâketi olsun bana daha fazla gösterme Allahım!
Ayakta duramaz, haldeyim!
Vadem ne gün dolacak Allahım?..(Kaynak: Necip Fazıl Kısakürek , Ulu Hakan II.Abdülhamid Han)
 


İngilizler istihbaratıyla ün salmış Abdülhamid hanın yanına bir casus koymayı başarmışlardı. Hem de en yakınlarındandı. Bu casus tam 10 yıl boyunca hiç sıkıntısız bilgi aktarımı yapıyordu. İngilizler Abdülhamid’i gözlerinde pek büyüttüklerini düşünüyorlardı. taki o casusun ölüp dolabındakilerini görene dek. Casusları öldüğü zaman evine gidip gizli dolabı açtılar. Ve büyük bir şok yaşadılar. Dolapta Abdülhamid hanın mührü ve bazı belgeler bulunuyordu. meğersem Abdülhamid’in yanına casus diye yerleştirdikleri o adam aslında İngilizlerin değil Abdülhamid hanin casusuydu ve on yıl boyunca İngilizlere hep yalan yanlış ters bilgiler verdi. İngilizler de böylece hep Abdülhamid’i sakin ve suskun sandı. İngilizler bu olaydan sonra bu adamın sadece bir padişah olmadığını anladılar…


Bir kısım öğrencisiyle Boğaziçi’nde geziye çıkan İstanbul Üniversitesi profesörlerinden Alman asıllı Prof. Fritz Neumark öğrencilerinden birinin “Avrupalılar bizi neden sevmez, Hocam?" sualine şu cevabı verir:
- Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince;
1- Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama, ola ki laik olmak şöyle dursun, Hristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.
2- Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa ortada tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı Pazar yapmaya başladınız.
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise Orta Avrupa ve Balkanları Haçlı Ordularına mezar ettiler.
6- Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar. Önce giyiminizden hayat tarzınıza kadar; ahlaki değerlerinizi yıpratmaya başladılar, sonra da kendi içinizde sizi bölmeye başladılar.
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydi, İslamiyet bu gün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirebilirdi. Kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Batı, her yerde İslamiyet’i sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.
8- İfade ettiğim sebeplerden kilise size kin kusmaktadır.
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde iki üniversiteniz vardı. Şimdi (o zaman) 19 üniversite var. Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı. Tarihinize bakın! Her medresede ilim tedrisatı vardı. İlk denizaltıyı Osmanlı’nın yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuz belki de ama Avrupa bunu biliyor.
10- Sizler, gerçek hüviyetinize, kimliğinize döndüğünüz zaman Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır. Ama bu şartlar da çok zor…
[Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler’den kaçarak 1933’te Türkiye’ye gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir.]
Not: Alıntıdır.

 

Türkçenin 70 harften oluşan en uzun kelimesi: muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebileceklerimizdenmişsinizcesine

 


Hayatta hiç bir şey yolunda gitmiyor diyenlere...

Cin Bambu ağacının yetişmesi, olumlu ısrar için güzel bir örnektir. Cinliler bu ağacı söyle yetiştirir:

Önce ağacın tohumu ekilir,sulanır ve gübrelenir.

Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz. Tohum yeniden sulanıp gübrelenir. Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez. Uçuncu ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan işlem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.

Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez. Cinliler büyük bir sabırla besinci yılda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler. Ve nihayet besinci yılın sonlarına doğru bambu yeşermeye baslar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklaşık 27 metre boyuna ulaşır. Akla gelen ilk soru sudur : Cin bambu ağacı 27 metre boyuna alti hafta da mi Yoksa beş yılda mı ulaşmıştır ? Bu sorunun cevabi tabii ki beş yıldır.

Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasından söz edebilir miydik?... Bir basarinin şartları her zaman çok basittir.

Bir sure için çalısın, Bir sure tahammül edin. Her zaman inanın Ve hiçbir zaman geri dönmeyin.



YAŞAYAN ŞAMAN GELENEKLERİ

1. Kurşun Dökmek:
Kurşun dökme adeti de Şamanizm geleneklerindendir. Şamanizm'de buna "kut dökme" denir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutuyu "talih, saadet unsurunu" geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir.

2. Kırmızı Kurdele:
Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; hep uğuru ve kısmeti temsil eder. Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır.

3. Mezar Taşlarımız:
Günümüzde toplumda ulu kabul edilen kimselerin ölümlerinden sonra ruhlarından medet ummak ve mezarlarının kutsanışı şaman geleneğin devamıdır.
Mezarlara taş dikilmesi ve bu taşın sanat eseri haline getirilecek kadar süslenmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da görülmektedir.

4. Dilek Tutmak:
Dile tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır.

5. Nazar İnancımız:
Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inanıştır.
Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük getirdiğine inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu” “deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. takılır. Bu inanış da Şamanizm'den kalmadır.

6. Kullandığımız Kilim Motifleri:
Eski Türklerde bir Şamanın giysisine yılan,akrep, çıyan, kunduz gibi yabani hayvan şekilleri çizmesinin, bu hayvanları topluluğun yaşam alanlarından uzak tutmaya yardımcı olduğuna inanılır.
Günümüzde Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim, örtü ve perdelere işlenen desenler, giysiler üzerinde kullanılan motifler bu inanıştan kaynaklanır.

7. Mevlit ve İlahiler:
Şamanlar ayinlerinde davul ve kopuz kullanmışlardır. Müziksiz hayatın ve ayinlerin değişilmez bir parçasıdır. Oysa İslam dininde Kur’an'ın müzikle okunması kesinlikle günahtır. Şaman geleneğinin devamı olarak Anadolu’da Hz.Muhammed’in Hz.Ali’nin hayatları müzikle okunmaktadır
Mevlit ve İlahiler sadece Anadolu’da uygulanan müzikli anlatımlardır. İslam dininde ölünün ardından mevlit merasimi diye bir uygulama yoktur. 
Osmanlı tarihinde ilk Mevlit, 1409-10 yıllarında Bursalı bir fırıncı ustası olan Süleyman Çelebi tarafından yazılmıştır.

8. Su İçerken Kafanın Elle Desteklenmesi:
Bu da bir Şaman geleneği kalıntısıdır. Şöyle ki, su içerken insan akli başından kaçabilir diye kafa elle tutulurmuş.

9. Mezarlardaki Küçük Suluklar:
Mezarların ayak ucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır. Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır.
Not: Şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olmaktadır.

10. Yukarıda Allah Var:
Tengrizm inancından kalmıştır. Bu anlayıştan dolayı dua ya da işaret ederken eller gökyüzüne açılır.

11. Sağ Ayak:
Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da Şaman kültüründen kalma bir ritüeldir. Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır.

12. Su Dökerek Uğurlama:
Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu adettir. Su berekettir, kutsaldır. “Su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git” demek için su dökülür gidenin arkasından.

13. Türbelere, Ağaçlara, Çalılara Bez ve Çaput Bağlamak:
Şamanizm inancında dilek dileme şekli. Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir. 
Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen devam etmektedir. Temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatmaktadır.

14. Tahtaya Vurmak:
Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış. Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır. Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de vardır.

15. Ölünün Ardından Belirli Aralıklarla Toplanmak:
Birisi öldükten sonra evinde toplanıp dua okumak, bu toplanma işini 7, 21, 40 günde bir tekrarlamak gibi eylemler de Şaman kültüründen kalmadır. 
Eski Türk inanışına göre ruh fiziki bedenini 40 gün sonra terk etmektedir. Vefat edenin “40’ın çıkması” deyimi vardır. Şamanizm’de ölen kişinin ruhu evi terk etsin, göğe yolculuğuna başlasın, öteki ruhlar doluşmasın diye insanlar ölen kişinin evinde toplanıp ayin yapar, yas tutarlar.

16. Çocuklara Doğadan Esinlenen İsimler Koymak:
Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur. Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

17. Ay Dede:
Eskiden, Şamanist Türkler, ayın "koruyucu/sahip ruhu"na, "Ay Ata" ya da Ay Dede derlerdi.
Onların Orta Asya'dan Anadolu'ya göçen kısmı, hala çocuklarına ayı gösterip "ay dede" derler, binlerce yıl önce şamanların yaptığı gibi.


18. Akdeniz Karadeniz:
Şamanist dönemde, Türkler için her yönün bir renk simgesi vardı. Kuzeyin simgesi kara, Batı'nın simgesi ak renkti. Bu yüzden kuzeyimizdeki denizin adı Karadeniz, batımızdaki denizin adı "Akdeniz"dir. 
Not: Akdeniz'in Yunanistan ile Anadolu arasındaki uzantısına "Ege" demek çok yakın bir dönemde ortaya çıkmıştır. Atatürk'ün "ordular ilk hedefiniz Akdenizdir" dediği deniz, Ege'dir.




İnsanın satın alamayacağı tek şey ZAMANDIR:

1 senenin kıymetini sınıfta kalan bilir, 1 ayın kıymetini erken doğum yapan kadın bilir, 1 haftanın kıymetini dergi çıkartan bilir, 1 saatin kıymetini sevgilisini uğurlamak üzere peronda oturan bilir, 1 dakikanın kıymetini uçağını kaçıran, 1 saniyenin kıymetini ölümden son anda kurtulan, 1 salisenin kıymetini gümüş madalya alan bilir...

 


İHANET EDEN KİMDİ?


Çok zor dönemden geçen bir çift, yüksek bir binadan birlikte atlayarak intihar etmeye karar verdi. Atlamak üzereydiler, beraber üçe kadar saydılar. Süre bitti, kadın kendini boşluğa bıraktı, fakat adam atlamaktan vazgeçerek bekledi. 8 saniye sevgilisinin düşüşünü izledi ve tam o sırada kadının paraşütü açıldı.   ( Freund )


Bir gün ölüm adamın karşısına çıktı ve dedi:

- Bugün, senin son günün.
Adam dedi:
- Ama ben hazır değilim.
Ölüm dedi:
- Bugünkü listemde, senin ismin ilk sıradadır.
Adam dedi:
- Peki o zaman… gitmeden önce,gel oturalım beraber bir kahve içelim.
Ölüm dedi:
- Tabi ki.
Adam, ölüme kahve ikram etti. Ve onun kahvesine bir kaç uyku hapı attı...
Ölüm kahveyi içti ve derin bir uykuya daldı...
Adam, ölümün listesini aldı ve ismini ilk sıradan silip listenin sonuna koydu.
Ölüm uyandıktan sonra şöyle dedi:
- Sen, bugün bana çok şefkatli davrandın. Şefkatinin karşılığında işime listenin sonundan başlayacağım."

Bazen bazı şeyler kaderinde yazılıdır. Onları değiştirmek için ne kadar çabalarsan çabala, onlar hiç bir zaman değişmezler...

Karga ve papağanın her ikisi de çirkin yaratılmıştır. Papağan itiraz eder ve güzelleşir. Ama karga Yaradan'ın rızasından memnun kalır.Bugün papağan kafeste, karga ise özgür...
Her hadisenin arkasında öyle bir hikmet vardır ki belki sen hiç bir zaman anlayamazsın.
O halde…
Hiç bir zaman Yaradan'a deme "Neden!!!?


TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN 50 ÖNEMLİ OLAY:
 
MÖ 3500'ler: Mezopotamya'da tekerleğin icadı

MÖ 3200'ler: Mezopotamya'da yazının icadı

MÖ 3000'ler: Mezopotamya'da ilk Sümer şehirlerinin kuruluşu

MÖ 1600'ler: Alfabenin icadı.

MÖ 1600'ler: Yunan medeniyetinin başlangıcı. Böylece matematik, felsefe, politik düşünce ve tıbbın temellerinin atılması

MÖ 753: Roma'nın kuruluşu

MÖ 670: Demircilik zanaatinin doğuşu

MÖ 551 civarı: Konfüçyüs'ün doğumu

MÖ 490: Maraton Muharebesi ve Yunanların, Pers işgalini geri püskürterek kültürlerinin yok olmasını engellemesi

MÖ 486: Buda'nın doğumu
 
MÖ 327: Büyük İskender'in imparatorluğun sınırlarını Hindistan'a kadar genişletmesi. Böylece Avrupa ve Asya medeniyetlerinin karşılaşması
 
MÖ 202: Hannibal'ın Roma tarafından yenilgiye uğraması. Böylece Roma, kendi kültür ve medeniyetinin yayılmasını sağlayabilmiştir.
 
MÖ 27: Roma İmparatorluğu'nun kuruluşu

MÖ 5 civarı: Hz İsa'nın doğumu

105: Modern kağıdın kullanımı

280: Çin'in birleşmesi (Western Jin hanedanlığı altında) ve modern Çin'in siyasal sınırlarının şekillenmesi

312: Roma İmparatoru Konstantin'in Hristiyanlığı kabul etmesi. Böylece Hristiyanlığın tüm Avrupa'ya yayılması

476: 800 yıllık egemenlikten sonra Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşü. Modern Avrupa'nın başlangıcı

570 civarı: Hz. Muhammed'in doğumu

730 civarı: Çin'de ilk basımın gerçekleştirilmesi

800: Şarlman'ın Batının yeni hükümdarı olarak taç giymesi ve Kutsal-Roma imaratorluğu'nun başlangıcı
1054: Doğu (Ortodoks) ve Batı(Katolik) kiliselerinin birbirinden ayrılması

1088: İtalya Bologna'da ilk modern üniversitenin açılması

1206: Cengiz Han'ın Asya'yı fethi

1215: Günümüzdeki anayasa kavramının temeli olan Magna Carta'nın İngiltere Kralı tarafından imzalanması

1453: İstanbul'un fethi

1455: Modern matbaacılığın doğuşu ve taşınabilir ilk kitabın basımı

1492: Christoph Columb'un Yeni Dünya'yı (Amerika) keşfi
1509: Saatin icadı

1517: Martin Luther tarafından Reform hareketlerinin başlatılması ve Protestanlığın doğuşu

1519: Cortés tarafından İspanya adına Güney Amerika'nın işgali

1564: William Shakespeare'in doğumu

1651: Thomas Hobbes'un kitabı Leviathan'ın yayımlanması. (Sivil toplum ve kanun önünde eşitlik gibi kavranların kökeni)

1687: Isaac Newton'un kitabı Principia Mathematica'nın yayımlanması ve modern fiziğin doğuşu

1776: Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi'nin yayımlanması. Böylece kolonilerin Britanya Krallığı'ndan ayrılması ve Amerika'nın bir güç olarak yükselmesinin başlangıcı.
1789: Fransız Devrimi

1815: Waterloo Savaşı: Napolyon'un tüm Avrupa'yı yönetme hayalinin sonu
1825: İlk buharlı lokomotif'in kullanımı

1859: Charles Darwin'in Türlerin Kökeni kitabının yayımlanması

1885: Benz tarafından petrol (benzin) ile çalışan ilk otomobilin üretilmesi

1893: Yeni Zelanda'da kadınların aktif seçim hakkı elde etmesi

1905: Einstein'in "Özel Görelilik Kuramı"yani İzafiyet teorisinin yayımlanması

1917: Rus Devrimi

1918: I. Dünya Savaşı'nın Sonu. Osmanlı ve Hasburg imparatorluklarının dağılması, Avrupa ve Ortadoğu'da haritanın yeniden şekillenmesi
1939: II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi

1945: II. Dünya Savaşı'nın sonu (İlk nükleer bombanın kullanılması)

1949: Komünist Çin'in kurulması

1959: Bilgisayar çağının öncüsü olan silikon çipin icadı

1960: İlk doğum kontrol hapının piyasaya sürülmesi

1989-90: Komünist rejimin Avrupa'da çökmesi ( fwmail.net )
 




KAYNAKÇALAR:

wikipedia, listelist, onedio.com, edebiyatturkiye.com, vikitap.com, ahmet hakan ( Hürriyet gazetesi.18.03.2012 ), büyük yazarların gizli hayatları (robert schnakenberg ), Eşlerinin Gözüyle Edebiyatçılarımız (Selis Yayınları/ Eşlerine Göre Ediplerimiz, Timaş Yayınları )